Press "Enter" to skip to content

İnsan Neden Teşekkür Edemez?

Gerek Allah tarafından, gerek diğer insanlar tarafından kendisine yapılan iyilikler, cömertlikler, verilen nimetler karşısında insan neden teşekkür edemez veya etmez? Böyle bir minnettarlık duygusunu ifade etmesini engelleyen, onu nankörlüğe sevk edip, sevilmeyen, dışlanan bir varlık haline getiren sebebler nelerdir?

 

Bunu çocukluktaki terbiye eksikliği ile mi, kişinin kendinde gördüğü bir kısım mevhum üstünlüklerin, zaten böyle nimetleri, teveccühleri karşılıksız olarak gerektirdiği düşüncesiyle mi, yoksa teşekkür edilecek kişilerin teşekkür esnasında takındıkları tavrın kişiyi teşekkür etmemeye itecek ölçüdeki ürkütücülüğü ile mi açıklamak gerekir? Eğer kişi, kendisini bu tavrı takınmaya iten temel sebebleri bulabilir ve şuurlu olarak şükran duymasını ve şükranını ifade etmesini engelleyen bu yanlış bakış açılarından kurtulabilirse, varlığının esas gayesi olan Allah’a şükür ve kulluk vazifesini daha istekli, daha içten ifa edebilir ve hayat sahnesindeki misyonunu daha güzel bir şekilde yerine getirebilir.

 

Şimdi sırasıyla bu etkenleri ele alıp, nankörlük ve küfran-ı nimet olarak bildiğimiz ve insanı hakiki insan olmaktan uzaklaştırıp, esas varlık gayesinin dışına çıkaran bu tutumu inceleyelim.

 

İlk önce kişinin çocuklukta yetiştiği hangi ortamların böyle bir sonucu doğurabileceğini gözden geçirelim. Acaba anne babaların çocuklarına, kendilerine yapılan her iyilik karşısında, verilen her hediye karşısında teşekkür etmeyi öğretmeleri ve bunu yapmadıklarında da çocuklarına kızmaları çocukta böyle bir şükran duygusunun yerleşmesi için yeterli midir? Yoksa bu şekilde yapılan bir terbiye, şükran duygusunu oluşturacak veya bu duyguyu ifade edebilecek bir ortam olmadığında, şekilcilikten öteye gitmemekte ve kişiyi suri bir şükran gösterisine mi itmektedir? Bu soruyu cevaplayabilmek için ilk önce sağlıksız bir ortamın yapısını anlamamız gerekir. Sağlıksız aile ortamları, özellikle sevdirmeden bir kısım şeyleri zorla çocuğa yaptırmaya çalışan, yaptığı hatalar karşısında çocuğuna kızmayı, onunla alay etmeyi, devamlı o hatayı çocuğun yüzüne vurmayı, ona gülerek insanlar içinde utanmasına sebep olmayı, diğer kardeşlerini yeğlemeyi ve kendi evladını dışlamayı, farkında olarak veya olmayarak, sık sık yapan ebeveynlerin oluşturduğu aile ortamlarıdır. Ayrıca çocuğun tercihlerini, isteklerini ve  olaylar karşısındaki tepkilerini görmezlikten gelerek  onu da saygı duyulması gereken bir ferd olarak algılayamayan anne babalar da böyle bir ortamın oluşmasına sebep olmaktadırlar. Bu tür tavırlar ise çocuklarda tedirginlik, güvensizlik ve kaygı meydana getirmekte ve çocuğun, anne babasının şahsında, diğer insanlara ve varlığa olan güvenini sarsmaktadır. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, kendini salamamakta, içinden geldiği gibi gülüp oynayamamakta ve gülüneceği, küçük düşürüleceği, dışlanacağı korkusuyla anne baba tarafından çizilen sınırlar içine kendisini hapsederek zamanla doğallığını yitirmekte ve sınırları aştığı her ortamda da bu korkularını tekrar tekrar yaşamaktadır. Ayrıca çocuk, ona bu korkuları yaşatan anne babaya ve de zamanla toplumun diğer bireylerine karşı kendini teslim etme, herşeyiyle güven duyma yetisini de kaybederek, inanabilme, güvenebilme problemleri yaşamaktadır. Zira en saf, en duru olduğu zamanlarda en güvendiği varlıklar olan aile ferdlerine karşı yaşadığı hayal kırıklığı, onun başka insanlara güvenebilmesini, kendisini teslim edebilmesini hepten zorlaştırmıştır. Güvenebilme ve teslim olabilme problemi yaşayan böyle bir ferdin, kimden gelirse gelsin, yapılan iyiliklere, verilen nimetlere karşı derin bir minnet duyabilmesi, duysa bile, bunu ifade edebilmesi çok zordur. Zira bunu engelleyen tedirginlik ve kaygılardan kurtulmuş değildir. Şükran duyma, minnet altında bulunma, kişinin kendisini, minneti altında bulunduğu kişiye tamamen teslim etmesini, ondan gelecek bir kısım taleblere açık olmasını gerektirir. Safiyane duygularını, içinin sesini ifade ettiği dönemlerde bir takım aşağılanmalar, dışlanmalar yaşayan, dolayısıyla bu gibi durumlara karşı aşırı hassas olan bir ferdin, böyle bir iyiliğe, nimete karşı kendisini, bilmediği bir kısım yaban ellere(!) teslim etmesi ve daha önce yaşadığı acıları başkalarının tekrar ona tattırmasına izin vermesi hayli zordur.

 

Peki böyle bir ferd teşekkürü gerektiren durumlarda nasıl bir tavır sergiler, tepkileri nasıl belirir?

 

Bu tepki daha ziyade kişinin içinde bulunduğu kaygı derecesine göre ortaya çıkar. Eğer kaygısı hala sevilebileceğine, takdir edilebileceğine, tekrar gözde olabileceğine inanmasını engellemeyecek ölçüde ise böyle bir ferd her fırsatı, kaybetttiği, aile ortamında doyumuna ulaşamadığı ve adeta susadığı bu ihtiyaçları tekrar elde edebilmek için değerlendirecek, her yaptığı işte insanların gözlerine, ağızlarına bakarak, bir takdir, bir ilgi, bir sevgi emaresi arayacak ve yaptığı işlerin motive merkezinde insanlardan temin edebileceği bu ihtiyaçlar olacaktır. Bu tip bir insan, kimseyi kırmamaya, küstürmemeye aşırı bir ihtimam gösterecek, herkesin dileklerini kendini düşünmemecesine yerine getirmeye çalışacak ve böylelikle kendisi için hayatî önem arzeden ilgi, sevgi, takdir gibi ihtiyaçlarını sırtlarında taşıyan bu insanları ürkütüp kaçırmamış olacaktır. Böyle bir insanın yaptığı her türlü şükran ifadesi sağlıklı olmaktan uzaktır. Zira şu an size karşı yaptığı her türlü yardım, teşekkür, aşırı ihtimam zamanla nefrete dönüşmeye mahkumdur. Bunun sebebi ise açıktır: sizi memnun etmeye çalışırken kendi benliğini ihmal etmiş ve siz ve sizin istekleriniz onun kendi varlığına karşı bir tehdid unsuru haline gelmiştir. Muazzam bir çatışma yaşayan böyle bir ferd, hem daha önce ifade ettiğimiz ihtiyaçları için insanlara karşı çok büyük fedakarlıklara! katlanacak, hemde içten içe kendi varlığını engelledikleri için onlara bir nefret duyacak ve bu nefretini çeşitli yollarla da ifade edecektir. Dolayısıyla ondan gördüğümüz bu minnet ifadeleri, yaptığı iyilikler hep belli maksatlara bağlı olduğu için devamlı olmayacak ve bizden alabileceği ihtiyaçlarını aldıktan sonra bitecektir. Ayrıca onun bu diğergamlığı, her türlü sıkıntıya katlanması, onda farkında olmadan kendisinin yaptığı her şeye karşı da anlayış gösterilmesi gerektiği yolunda bir hak talebi meydana getirecektir. Zamanla, karşılık olarak yapılan iyilikleri küçümseyecek ve daha fazlasını taleb edecek, taleb ederken de bunları beklemek onun zaten hakkıymış gibi davranacaktır. Dolayısıyla karşılık olarak da herhangi bir şey verme ihtiyacı hissetmeyecek ve eğer veriyorsa da bunu kendi ihtiyaçlarını giderme maktsatlı yapacaktır.

 

Eğer kişinin kaygısı iyiden iyiye artmış, kimseye güvenemeyecek hale gelmiş ve sevilebileceğine, takdir edilebileceğine, bir hata yaptığında küçük düşürülmeyeceğine olan inancı tamamen yıkılmışsa, bu tür bir birey herkesi kendi varlığına karşı bir düşman olarak görecek ve bu düşmanlarından korunmak, tekrar aşağılanmamak, dışlanmamak, küçük düşürülmemek için, zayıflık, acizlik ifade eden her durumdan kaçınacak ve çevresine maldan, mülkden, ilimden, makamdan surlar örecek ve bu surlar onun için adeta vazgeçilmez koruyucu bir unsur haline gelecektir. Fakir olmak, bulunduğu makamdan azledilmek, sorulan bir soruyu bilememek onun için düşmanın surlardan içeriye girmesiyle aynı manaya geldiğinden dolayı, böyle bir durumdan şiddetle kaçınacak ve elde ettiği güçlere dört elle sarılacaktır. Gerçek dünyada gerçekleştiremediği bir takım isteklerini, hayal dünyasının sınır tanımayan ortamında gerçekleştirmeye çalışan böyle bir ferd, hayalen mevcudiyetini tasarladığı bazı üstün özelliklerin zamanla gerçekten kendisinde var olduğuna inanacak ve dış dünyada elde ettiği bir kısım payelerle de bu inancını pekiştirecektir. Bu üstünlük inancı zamanla öyle boyutlara ulaşacaktır ki adeta kendini herşeyin merkezinde, her istediği şeyi anında yapabilen, diğer ölümlülerin katlandığı zahmetlere katlanma gereği olmayan tanrısal bir yapıya büründürecek ve farkında olmadan içinde bir firavun yetiştirecektir. Tabii bu durumda olan birisine göre diğer varlıklar, onun ihtiyaç ve emirlerini yerine getirmek için etrafında dört dönen zavallı varlıklardan, herhangi bir hakkı olmayan kölelerden öte bir şey olmayacaktır. Böyle bir üstünlük inancında olan birinin minnet duyması, şükran hissiyle mukabelede bulunması imkansızdır. Zira onun için minnet duyma, birine teşekkür etme acizlik, zayıflık manasına gelmektedir. Bunların onun için ifade ettiği mana ise açıktır.

 

Son olarak teşekkür edilecek insanların takındığı tutumların nankörlüğe etkisi üzerinde duralım. Her yaptığı iyiliği kendi çıkarları uğruna bir basamak yapan ve bu iyiliklerin karşılığını son damlasına kadar çıkarma peşinde olan insanlar, yukarıda sağlıksız yetişme süreçlerini anlatmaya çalıştığımız insanların durumlarını daha da güçleştirmekte ve insalığa olan güven bunalımlarının daha da artmasına sebep olmaktadırlar. Ferdleri arasında güven, karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi problemleri olan toplumlar, bu tip ferdlerin yetişmesi için en müsaid zemini oluşturmaktadırlar. Bu tip sağlıksız insanları, sağlıklı bir şekilde topluma kazandırmanın en kestirme yolu, onlara sadece Allah rızası gözetilerek gösterilecek karşılıksız sevgi, anlayış, ilgi iken, kendi menfaatlerimiz uğruna bu insanları kullanmak, kendi hesabımıza onlardan bir şeyler beklemek, onlara ve topluma yapılan en büyük kötülük olacaktır.